31 Mart 2014 Pazartesi

Kruvasan Buzdolabı Süsümüz...

Bu sefer kutumuzdan kruvasan buzdolabı süsü çıktı. Yapımına eşlik etmem gerektiği için, en azından malzeme tedariği aşamasında, yapımını en sona bıraktığımız etkinlik buydu.

Yönerge, pişirme kağıdı, kuru malzeme ve arkasına yapıştırmak için mıknatıs.
Soldaki küçük pakette un, gıda boyası ve tuz karışımı var.

Önce yönergemizi okuduk, sonra malzemeleri oğluma verip ben kenara çekildim.


Çocuklar  renkli-renksiz, yumuşak-sert, hamurun her haliyle uğraşmayı çok seviyorlar. Bende oğlumun şarkı söyleyerek hamur yoğuruşunu seyretmeyi...


Tamamen oğulçenin ellerinde şekillenen kruvasan pişmek için teflon tavaya yerleşti.


En kısık ateşte kapağı kapalı olarak bir saat kadar pişti ve sonra buzdolabımızdaki yerini aldı.

Not: Bu çok sıradan bir etkinlikti. Yani yapmak için kutudan çıkmasını beklemeye gerek yok bence. Her evde bulunmayan tek malzemesi mıknatıs olabilir, o da her kırtasiyede bulunur. 

Kim sevmez çilekli yoğurdu?



Malum çilek mevsimi geldi :-) Bizim evde çilek mevsiminde meyve olarak çiğ haliyle doya doya yenilmekle kalmaz, bol bol buzluğa stoklanır, reçeli, sosu, dondurması yapılır. Ama evimizin ağabeyine bütün bunlar bile yetmez ve çilekli yoğurt da yapılır. Çocukların çok sevdiği sağlıklı bir içecek alternatifidir, mutlaka deneyin bence..

Çilekli yoğurt;
1 sb. çilek
1 sb. yoğurt
2 yk. bal

Bütün malzemeler rondodan geçirilir. Bardaklara doldurulup servis edilir.
Not: Aynı ölçüde malzemeleri yine rondodan geçirip dondurma kaplarına koyuyorum ve bir gece dondurucuda beklettikten sonra nefis ev yapımı çilekli dondurmalarımız oluyor.

Çileğin yapabileceğimiz her şeyini yaptığımız halde yine de bir sonraki çilek mevsimini iple çekiyoruz :-))

30 Mart 2014 Pazar

Çocuk ve Resim...



Bir çocuk resim yapıyor;
Tutup ebemkuşağını sermiş önüne
Ve o asîl beyazlığa eğmiş başını,
Kalemleri yeşil, mavi, sarı...
Düşürmüş de kahküllerini bir masal beldesine,
Huzura şekil veriyor incecik parmakları...

Bir çocuk resim yapıyor;
Uzun kirpikleri geziniyor mor dağlarda,
Ufukta gülüp duruyor alev saçlı bir güneş,
Barışın gökçek maviliğinden kuşlar geçiyor,
Küçük yüreğinin sevgisi serpiliyor toprağa,
Yamaçlarda beyaz papatyalar açıyor...

Bir çocuk resim yapıyor;
Bir dere geliyor sonsuzluktan, akıyor sonsuzluğa,
Dirliğe boy atıyor kıyısında çimenler...
İki ağaç başbaşa seyrediyor gökleri,
Yanağından penbeler dökülüyor çocuğun,
Cömert bir yağmur gibi suluyor çiçekleri...

Ah çocuk, canım çocuk,
Gel şu dünyayı kirli libâsından soy!
Düşleri nakışlı çocuk, elleri hünerli çocuk,
Resminin bir yerine beni de koy...

Dilaver Cebeci- ...Ve Sığınırım İçime...

27 Mart 2014 Perşembe

Çölde Çiçek Sulamak...


Bismillahirrahmanirrahim...
Karanlıkta vuruşan yıldızlar benim...
Güller açar gür yalımlarında Nemrut'un,
Öfkeli mancınık kepçelerinde
Çocuklarımız İbrahim...


Bronz heykellerden günahın çerileri,
Katrana boyarken lacivert geceleri,
Bir ağ bulut üstünde uyur çocuklar,
Cennet hatırası düşlere değer,
Uzun siyah kirpikleri...


Bir çocuk çağrısına her çileyi çekerim,
Önüme düşen olsa masallara giderim.
Anladım oyuncakmış oğlumun ellerinde,
Soluğu göğü delen
Kaskatı gerçeklerim!

Dilaver Cebeci-...Ve Sığınırım İçime



26 Mart 2014 Çarşamba

Sizin bebeğiniz küveze girmedi mi?


Küvez odalarının kapılarında ne hikayeler var... Büyük beklentiler, pembe hayallerle dokuz ayı tamamlanmış bebekler artık bir ritüel gibi anne karnından doğru küveze gidiyor. Sarılık seviyesinin yüksekliği, solunum yetmezliği, enfekte olma, gelişim geriliği, prematüre doğum vs. sebeplerle artık neredeyse küveze girmeyen bebek duyamıyoruz ne yazık ki :-(
Erken doğum sebebiyle yoğun bakımda kalan bebek sayısı daha çok galiba. Ama sebebi ne olursa olsun insanın canını acıtan bir durum. Doğum yapan annenin ruh hali zaten çok hassas iken bir de yeni doğan bebeğini 'yoğun bakım' ın soğuk küvezine bırakmak zorunda kalmak çok zor.. Küvez odasının sinir bozucu bekleme koridorunda bir sürü hikayeyi yüklenmek de cabası. Dinlerken haline mi şükretsin, kıyılan kalbini mi teskin etsin şaşırır anne. 


Bir de ikiz annesi olup yavrucuğunun biri yanında biri küvezde olan anneler ne hissederler kimbilir? Annesinin kokusunu dahi duyamadan, bir kerecik ememeden yoğun bakım'a teslim edilen bebeciğin nasibine ne düşer? Kaç gündür bu düşünceleri zihnimden bir an uzaklaştıramıyorum. Çünkü gebeliğinin son döneminden itibaren doktorumuzun söylediği sonuçla dün karşılaştık. Ablam ikiz bebeklerini dünyaya getirdi; biri yanında diğeri 'yoğun bakımda'. Yarım kalmışlık duygusuyla çetin bir mücadele veren mahzun, boynu bükük, gözü yaşlı ablam yanındaki yavrusuna elinden gelenin en iyisini yapmak zorunda yine de..

Bebeği gördüğü andan itibaren saatlerce 'bizim bebeğimiz ne zaman gelecek?' diye
gözyaşı döken oğlumun
 baget parmak eli
İşte anne rahminde büyüyüp de kendine yer edinme mücadelesinde galip gelen, kardeşini hep bir iki hafta gerilerden getiren ve dakika değil saniye farkıyla abla olan, bizim için canlar canı, hastane için bebek1 olan kızımız...




Ve işte şimdilik büyük heves ve merakla yeni kuzenlerinin başından ayrılmayan, yatağını bile birbirlerine tutturmayan büyük (!) kuzenler...
Bir kaç yıl içinde yapacağınız kavgaları tahmin ediyor olsak da, araya kıskançlık dolu yıllar girecek olsa da, bazen rekabet çoğu kez dayanışma içinde olacaksanız da.....
Şimdi bu fotoğrafta görünmeyen diğer iki kuzeninizle birlikte siz tam beş cüceler; çok şanslısınız. İki kız kardeşten kocaman bir aile meydana getirilmesinin en açık ifadesisiniz. İnşallah çok güzel yetişir ve her zaman birbirinizin önünde hedef, arkasında dağ gibi durursunuz...



25 Mart 2014 Salı

Anadolu Yakasının Mutena Mekanı; Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi

 Havaların çok soğuk olmadığı günlerde, şiddetli yağış ve rüzgar da yoksa tabii ki tercihimiz açık alan gezileri. Bu yazımızın konusu da ailelere sınırları içinde çok zengin seçenekler sunan Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi. Bahçe aslında botanik bahçesi olarak ilan edilse de bahçenin büyük bölümüne serpiştirilen banklarda piknik yapma imkanı da var, mini müze alanında gözlem yapma imkanı da. Hatta çocuk bahçesi bölümünde çok nadir özel faaliyetler de yapılıyor. Resmi sitesinde www.ngbb.org.tr bu faaliyetlerin ilanı bulunabilir.



Gelelim bahçeyi gezmeye... Bu gördüğünüz tamamen vücut gücü kullanarak tırmanıp oyun kurulacak bir açık ev. İnmesi de çıkmak kadar zor. Oğulçe macerayı sevdiği için bir hayli mücadele etti burada :-)


Bu alan çocuk bahçesi diye geçiyor. Kocaman bir alan ve bütün oyuncaklar tahta, sicim, toprak, çicek vb. gerçek malzemelerle yapılmış. Bu açıdan hem huzur veriyor hem de istenince neler yapılabileceğinin en güzel örneklerinden...


 Bu atın arkasında gördüğünüz yaprak kabartmalı kapakların herbirinin içinde botanik bilmeceler  var; kiminin cevabı kestane, kiminin pelit...


Denge, koordinasyon, cesaret...


Benim için en dikkat çekici bölümü burasıydı. Kızımın hemen arkasında gördüğünüz çark İpek böceğinin gelişim sürecini anlatıyor. Biraz sağa kaydığınızda minik cam kavanozların içinde canlı olduğunu tahmin ettiğimiz ipek böcekleri gözlemlenirken çocuklara gelişim evresi eşleştirmesi yaptırılabilir. Sonra ipeğin kozalardan toplanmış ham hali, işlenmiş hali ve son olarak ipekten üretilmiş mamüllerin sergilendiği vitrin var. Sebep sonuç, başlangıç bitiş, ilk haliyle son hali vb. mantık silsilesi kurrmak için iyi bir örnek bence...

Sonuç olarak; doğallığın son bir gayretle yansıtılmaya çalışıldığı bu projeyi ben beğendim. Bugün İstanbul'da ve gezebildiğim diğer illerde, para harcamadan durabileceğim, sakince oturup dinlenebileceğim yerlerin hemen hemen bitmeye yüz tuttuğunu hepimiz biliyoruz. Bu bahçenin içinde para harcayabileceğiniz hiçbir yer yok. Yanınızda getirdiklerinizi yiyip içerek, sunumlara ve bahçedeki canlılara saygılı olarak dilediğiniz kadar güzel vakit geçirebiliyorsunuz. Tuvaletleri temiz ve bakımlı. 
Arabası olmayan ailelerin ulaşım zahmetini saymazsak, ailecek memnun ayrıldık bahçeden. Ve herkese tavsiye ediyoruz...

20 Mart 2014 Perşembe

Bayat Emekten Tatlı Olur Mu Demeyin :-)

Olur, hem de o kadar güzel olur ki; dönüştürerek israfı önlediğinize mi yoksa böyle güzel bir lezzetle tanıştığınıza mı daha çok sevineceğinizi şaşırırsınız :-))



Tarif http://cahidejibek.com adresinden alınmıştır. Benim tarifimdeki değişiklikler şöyle;
Ben irmiği çok sevdiğim ve kıvamını tutturabilmek için irmiği 3 kaşık fazla ekledim.
Halihazırda kremam ya da kaymağım olmadığı için evde 2,5 su brd. süt, 2 Türk kahvesi fincanı şeker, 1 Türk kahvesi fincanı nişasta ile krema hazırladım, üzerine onu döktüm. 



Sonuç; Herkesin (iki yaşındaki kızçe bile tabağındaki tatlı bitti diye ağladı.......) çok beğendiği bir tatlı oldu. Ve fotoğraftan da anlaşılacağı üzere servis yapmam bile beklenemedi :-))

Bir Kahvaltı Klasiği; Yumurtalı Ekmek

Çok şükür evimizin ekmek alanı çok, fakat yine çok şükür o kadar ekmek yiyeni de yok :-)) Yani evimize ekmek alınır, herkes bir iki dilim yedikten sonra sevgili ekmek maharetli bir hatunun ellerinde hal değiştirip yeniden insan kursağından geçmeyi bekler...
Bu konuda pek çoğumuz gibi hassasım. Mübareği çöpe atmak bende dünyanın en nankör, en kötü çağrışımlarını yapıyor. Nimete saygısızlık bizim kültürümüzde inceden inceye öyle güzel işleniyor ki zihinlere, bu fiil işlendiği yere felaketler çökecekmiş gibi bir hisse kapılıyorum. Bu sebeplerle bayat ekmekleri nasıl değerlendirdiğimle ilgili bir başlık açtım. Bugün yumurtalı ekmekle başlayalım bakalım yolculuğumun bu kısmına...
Yumurtalı Ekmek;

Kişi sayısına yeterli dilim bayat ekmek
3 yumurta (ben fırsat bu fırsat deyip yumurtasını bol koyuyorum :-)   )
1 çy brd. süt
1 çy. brd. peynir rendesi
yarım çy. brd. sıvı yağ
tuz
Bütün malzemeler karıştırılıp sos yapılır.


Yumurtalı sosa bulanan dilimler yapışmayan tavada önlü arkalı kızartılır. Bu haliyle mis gibi yumuşacık hale gelen ekmek dilimleri 'sen daha fazla yedin amaaaaa' serzenişleriyle ve de afiyetle yenir..


18 Mart 2014 Salı

İstanbul Oyuncak Müzesi

Hazır havalar bahara dönmeye tam karar verememişken çocuklarımızla gidebilecek kapalı mekan tavsiyelerine devam edelim.
Büyük heveslerle gittiğimiz müze ile ilgili olumlu olumsuz izlenimlerimizi aktarmadan önce müzenin resmi web sayfasından alıntıladığım bilgilere bir göz atın isterseniz; (istanbuloyuncakmuzesi.gov.tr)

müzenin girişi; hemen sağ taraftan da bahçeye girilebiliyor

İstanbul Oyuncak Müzesi 23 Nisan 2005 yılında şair/yazar Sunay Akın tarafından kurulmuştur. 1700’lü yıllardan günümüze oyuncak tarihinin en gözde örneklerinin sergilendiği müze Göztepe semtindeki tarihi bir köşkte yer almaktadır.
Sunay Akın’ın 1990 yılından başlayarak pekçok ülkedeki koleksiyonerlerden, antikacılardan ve açık arttırmalardan kitaplarının ve de gösterilerinin telifleriyle satın aldığı oyuncak tarihinin en değerli eserleriyle kurulan İstanbul Oyuncak Müzesi, uygarlık tarihini daha eğlenceli, daha akılda kalıcı bir öğrenme yöntemi ile ziyaretçilere sunmaktadır.Örneğin, uzay oyuncaklarının sergilendiği bölümde Ay’a ulaşma çabası, tren oyuncakları bölümünde ise sanayi devrimi oyuncakların diliyle anlatılmaktadır. Müzenin dekoruda bu düşünceyle sahne tasarım sanatçısı Ayhan Doğan tarafından tasarlanmıştır. Müze bir şair tarafından açılmış olması ve bir sahne tasarım sanatçısı tarafından tasarlanmış olması özelliği ile de dünyada bir ilki teşkil etmektedir.
İstanbul Oyuncak Müzesi’nin en önemli özelliklerinden birisi de aileyi bütün üyeleri ile kucaklamasıdır. Müze bu özelliğiyle üç kuşağın birarada zaman geçirebileceği ve ortak mutluluğu paylaşabileceği bir mekandır. Nine/dede, anne/baba çocuklarla birlikte bir zaman makinasında çocukluklarına doğru yola çıkarken, birbirlerine kendi dönemlerini anlatmanın keyfini çıkartırlar. Oyuncak müzesinin koridorları ‘’Bundan bende vardı!’’ cümlesi ile başlayan ve çocukluk hatıralarının anlatıldığı sesler ile yankılanmaktadır.
İstanbul Oyuncak Müzesi ile birlikte Avrupa ülkelerinde büyük öneme sahip olan oyuncak müzeleri konusunda ülkemizdeki boşluk tamamlanmış ve İstanbul Oyuncak Müzesi dünyadaki örnekleri arasında önemli bir yere sahip olmuştur. 2012 yılının Kasım ayında İstanbul Oyuncak Müzesi tarafından gerçekleştirilen ve dünyada bir ilk olan TOYCO-2012 İstanbul ( Avrupa Oyuncak ve Çocuk Müzeleri Birliği ) buluşması ilk kez Türkiye’de gerçekleştirilmiştir. Bu sayede İstanbul Oyuncak Müzesi dünyada çocuk ve oyuncak müzeleri birliği kurulması konusunda öncü olmuş, İstanbul’a ‘oyuncak  boşluk tamamlanmış ve İstanbul Oyuncak Müzesi dünyadaki örnekleri arasında önemli bir yere sahip olmuştur. 2012 yılının Kasım ayında İstanbul Oyuncak Müzesi tarafından gerçekleştirilen ve dünyada bir ilk olan TOYCO-2012 İstanbul ( Avrupa Oyuncak ve Çocuk Müzeleri Birliği ) buluşması ilk kez Türkiye’de gerçekleştirilmiştir. Bu sayede İstanbul Oyuncak Müzesi dünyada çocuk ve oyuncak müzeleri birliği kurulması konusunda öncü olmuş, İstanbul’a ‘oyuncak müzelerinin başkenti’ ünvanını kazandırmıştır.
İstanbul Oyuncak Müzesi ülkemizdeki diğer oyuncak müzelerinin de açılması için örnek teşkil etmiştir. 2011 yılında, Antalya Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan Antalya Oyuncak Müzesi ve 2013 yılında da Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan Gaziantep Oyun ve Oyuncak Müzesi, İstanbul Oyuncak Müzesi kurucusu Sunay Akın’ın danışmanlığı ve küratörlüğünde kapılarını ziyarete açmıştır. Sunay Akın ayrıca Barış Manço Müzesi ve Antalya Soba Müzesi'nin kuruluşlarında da danışmanlık yapmış, katkılarda bulunmuştur.


Yazının başında da belirttiğim gibi biz türlü meşakkatlere katlanarak (evimiz müzeye yaklaşık iki saat mesafede) ve büyük hevesle, merakla gittik. Sokağa girdiğiniz anda tabiri caizse müzenin kokusunu duymaya başlıyorsunuz; gelişigüzel yerleştirilmiş hayvan maketleri, müze levhaları sokakta başlıyor. Müze, müstakil dört katlı ahşap bir evin dönüştürülmesiyle mekan bulmuş. Güzel de bir bahçesi var.
Genel olarak çocuklar düşünülerek kafeterya, tuvalet, hediyelik eşya bölümleri tasarlanmış. Hele denizaltına uyarlanan tuvalet oğulçenin ilgisini çekti. Tuvaletlerde bir sürü bilgilendirici, çevre hassasiyeti geliştirici levha var.
Müzenin tamamı dört kat (bir de çatı katı var ama oraya giremiyorsunuz, merdivenlerden çıktığınızda sizi karşılayan tematik manken dizilimi var. Her katta küçük küçük odalar, odaların içinde cam bölmelerde belirli bir konu dahilinde dizilmiş oyuncaklar var.



Dünyanın çeşitli yerlerinden getirilmiş oyuncaklar ve yer yer oyuncakların hatıralarını anlatan notlar eminim sizin çok ilginizi çekecek. 
Gelelim olumsuz düşüncelerime;
Oyuncak müzesi denilince insanın aklına tabii ki çocuk geliyor ama bence çocukluk gelmeli, çünkü genel olarak bir çocuğu çekebilecek, bütün o katları çıkıp odaları tek tek gezecek ve sergilenen oyuncaklarla eğlendirip hoş vakit geçirtebilecek bir düşünce çocuklar için çok da uygun değil bence. Yani benim oğlum bütün odaları hızlı hızlı geçip 'hani anne, nerede oynayacağımız oyuncaklar?' diye sordu durdu. 
İnsanın nesneleri tanıma süreci en ilkel haliyle ağzına almayla başlar (bebeklerimizde hepimiz yaşadık bunu), eline alıp inceleme, içindekini merak etme (çünkü ortalama 11 yaşına kadar soyut algısı tamamlanmamıştır) ve bu sebeple parçalama, kırma, sonra onlarla oyunlar kurma (ki burada hayal gücü devreye giriyor) ve son olarak da seyrederek mantık kurma, derinleşebilme sırasıyla devam eder. Böylece çocuk hele ki erken çocukluk dediğimiz merak ve tecrübe etme dönemini yaşıyorsa müzelerde sıkılır durumdadır. (bir kaç müze ziyaretimizi de başka bir yazı da anlatacağım ki tamamından neredeyse mutsuz ayrıldık :-((   )
Bütün bunlarla birlikte müzenin web sayfasını incelerseniz aktivite programlarını görebilirsiniz. Biz hafta içi gittik, bütün planların çalışan anne babalara göre yapılmış olması ayrıca can sıkıcıydı. Şimdi nasıl bilmiyorum ama hafta içi hiçbir faaliyet yoktu. Çocuğunuz faaliyetleri yaparken siz de rahat rahat gezebilirsiniz belki :-)
Sonuç olarak;
Hafta sonu çocuklarıyla birlikte güzel vakit geçirmek isteyenlerin beklentilerini alt seviyede tutarak gidebilecekleri bir mekandır bana göre. Müzede oğlumu sakinleştirmeye çalışmaktan ben rahat rahat inceleyemedim vitrinleri :-)) Çocukluğundan izler görmek isteyen yetişkinler bence muhakkak yalnız gidip sakin sakin gezmeli orayı....

14 Mart 2014 Cuma

Buzlukta Neler Stoklayabiliriz?

Her ev hanımı hızlı ve lezzetli yemekler yapmayı, evinin her yerinin mis gibi tertemiz ve derli toplu olmasını, çocuklarına sağlıklı gıdalar yedirmeyi, yaşlarının gerektirdiği eğitimi verebilmeyi, eşiyle başbaşa vakit geçirmeyi ve bütün bunlarla birlikte kendine de vakit ayırabilmeyi hayal eder herhalde. Ben sekizinci yılımda hala bunun formülünü tam olarak bulmayı başarabilmiş değilim. Fakat denemelerim, pes etmelerim, yılmalarım, karamsarlıklarım ve hemen ardından tekrar umut etmelerim, gayretlerim devam ediyor.
Kadınların, hele ki çocuklu kadınların evde geçirdiği saatlerin büyük bir kısmı mutfakta geçiyor, bunu anladık da bunun bir kolayı olamaz mı derseniz ara ara kendi yaptıklarımla ilgili fikirler vereceğim inşallah..



 Bunlar ıspanak püresi. Nerelerde kullanılır; Ispanaklı kek, ıspanak çorbası şimdilik aklıma gelenler. Her malzeme her an elimizin altında olamayınca buzluktaki rezervler gün kurtarıcı olabiliyor :-) Ben ıspanakları ayıklayıp yıkayıp küçük küçük doğruyorum, sonra da robottan geçiriyorum. Porsiyonluk paketliyorum.


Taze mantar bulabildiğimde  (özellikle istiridye mantar alıyorum, çok daha lezzetli) biraz fazla alıyorum. Temizledikten sonra küçük küçük doğrayıp kısık ateşte kendi suyunda suyunu çekene kadar kavuruyorum (yağsız). Soğuyunca porsiyonluk paketliyorum.
Nerelerde kullanıyorum; Pizzada, mantar çorbasında, börekte, kahvaltıda fırında küçük güveçler yaparken vs.


Nohut aldığımda kesinlikle hemen akşamdan ıslatır ve sabah düdüklüde 1 saat pişiririm. Soğuyunca paketleyip buzluğa istiflerim. Nerelerde kullanıyorum; Çorbalarda, pilavlarda, bazı yemeklerde, humusta vs.

Kahvaltıda Radyo Yemek...

Oğulçem iki yaşına girdiği zaman Tubitak'ın çıkardığı Meraklı Minik dergisini almaya başladık. Derginin içeriği kanal ve lisanslı oyuncak destekli diğer dergilerle mukayese edilemeyecek kadar zengin. Kart eşleştirme oyunu, kendi kitabını kendin yap bölümü, ekte verilen yapışkan resimleri derginin içindeki temalara uygun yapıştırma, daha önce hiç duymadığınız hayvanlar, ağaçlar, ülkeler, kabileler ve kültürlerle ilgili ayrıntılı açıklamalar... Çocuğun ve hatta ebeveynin ufkunu açtığı tecrübeyle sabittir :-)


Derginin bütün sayılarında ebeveyn ile çocuğun mutfağa birlikte girecekleri bir tarif oluyor. Hem eğlenceli hem besleyici tarifler olunca da bizim ilgi alanımıza giriyor tabii ki..
Bu ayki tarif radyo yapımıydı, dergimizi alır almaz denedik ve sizin için fotoğrafladık..

Radyo için gereken malzemeler;
2 dilim tam buğday ekmeği
1 mandalina
1 havuç
2 kayısı
1 yumurta
2 kibrit kutusu sürülebilir yumuşaklıkta peynir
Bu malzemelerden iki radyo çıkıyor :-)
Tarifin orjinalinde salatalık kullanılıyordu, biz mevsim dışı meyve sebze almadığımız için havuca çevirdik.


Oğulçem ben fotoğraf çekerken kendi yaptığı radyoyla poz verince kızçe de hemen minik ellerini dahil etti...
Ve çok şükür bu eğlenceli kahvaltıyı büyük bir memnuniyetle yediler.. Hatta bir ara oğlum "şimdi bu radyo midemizde çalarsa ne olacak" diye espriler yapıyordu :-)

13 Mart 2014 Perşembe

Trileçe Yapalım


Kayınvalidem benim her şeyi evde yapma huyumu bildiği için bana geldiği bir gün 'trileçe isminde bir tatlı var, nasıl yapılıyor biliyor musun?' dedi. Ben ilk defa ondan duydum ve telaşımın arasında hemen unuttum. O hafta sonu üniversiteden arkadaşımla buluştuk ve sinemadan sonra bir yerde oturup sohbet ederken o da Trileçe den bahsetti ve bana araştırıp öğrenmek şart oldu :-)
Geleneksel Arnavut tatlısıymış. Her yiyen bayılıyormuş, tatlı yemem diyenler iki dilimde doymuyormuş vs. Bir sürü tarif arasından (bir sürü linkte farklı ölçüler var, yapımları ayrıntılı anlatılmıyor. Ben kendi tecrübelerimi de eklediğim için link vermiyorum.) aşağıda yazacağım ölçülerle olanına aklım yattı ve yaptım. Sonuçta 15 dilimlik harika bir lezzet çıktı ortaya. Deneyen bir şey kaybetmez bence...


Malzemeler;

Hamuru için;
5 yumurta
1 sb. sıvı yağ (ben zeytinyağı kullanıyorum)
10 yk. toz şeker
10 yk. un
5 yk. irmik
1 tk. karbonat
Karamel Sosu için;
5 yk. toz şeker
50 gr. tereyağı (yaklaşık iki yk.)
1 pkt çiğ süt kreması
Şerbeti için;
6 yk. toz şeker
5 sb. soğuk süt
2 pkt. krema (bir pkt yerine 1 kase süt üstü kullandım, evde vardı)



 Yumurta ve şekeri kıvamı koyulaşıp rengi açılana kadar çırpıyoruz. Sıvı yağ, un ve irmik, kabonatı da ekleyip tekrar çırpıyoruz. Önceden 180 C. de ısıtılmış fırına verip 40-50 dk. pişiriyoruz. Kürdan testi yapıp çıkarıyoruz. Kek ılırken şerbetini hazırlıyoruz.


Süt, krema ve şekeri derin bir kaba koyup mikserin yüksek devrinde tamamen karışana kadar çırpıyoruz.


 Teflon bir tavada (neyazık ki teflon, ben daha önce seramik tavamda karamel yapamadım, şeker bir türlü karamelize olmadı, bu sefer risk almadım) şekeri karamelize ediyoruz. Yalnız burada çok dikkatli ve süratli davranmak gerekiyor. Ben fotoğraf çekeceğim diye şekeri biraz yaktım, tadı hafif acı :-((


Şeker karamelize olunca önce tereyağını ekleyip eritiyoruz, bu arada yağ şekeri seyreltiyor. Tereyağı iyice eriyince kremayı yavaş yavaş ekliyoruz. Önce kremayı eklersek şeker hemen kendini sıkıp katılaşıyor (tecrübeyle sabittir) Kremayı eklerken ve iyice karıştırırken ocağın altını çok kısıyoruz.  


 Sos bu hale gelince sürekli karışıtırıp daha önce keserek şerbetini verdiğimiz keke döküyoruz.


 Şerbet çok gibi gelebilir ama bir gecede tamamını çekiyor.


 En son karamel sosunu sürüp dolapta dinlenmeye bırakıyoruz.






12 Mart 2014 Çarşamba

Bu Tabakta Neler Var?

Bir çoğumuzun bildiği halde muhakkak bilmeyenlerin de olduğunu varsayarak çok pratik bir tarif paylaşmak istiyorum sizlerle; Tava Böreği. Bu böreği hazırlamak için öyle kilo kilo yufkaya, tabak tabak malzemeye ihtiyacımız yok, hatta elektrikler kesikken bile çok rahat pişirebileceğimiz el oyalamayan bir börek bu. 
Ben klasik tepside döşeme börek yapmak için bir kilo yufka alırken, buzluğa atmak için fazladan bir kilo daha alırım. Onu tercihe göre ikili-üçlü buzdolabı poşetlerine koyup buzluğumda stoklarım.
Yol arkadaşımın işi gereği en geç saat yedi buçukta kahvaltı ederiz ailecek. Bu sebeple kahvaltı hazırlıklarıma çoğu kez akşamdan başlarım. Kahvaltıda börek yapacağım sabahın akşamında bir paket yufkayı buzluktan çıkarır sabaha kadar çözdürürüm. İç malzemesini patatesli yapacaksam soyulmuş patatesleri doğrayıp kefirle akşamdan haşlarım ve sabaha kadar hava serinse balkonda, sıcaksa dolapta bekletirim. 


 Gelelim benim tava böreğimin tarifine;
2 yufka
3 yumurta
1sb. kefir/yoğurt/akşamdan kalmış ayran
1 çy brd. zeytinyağı
1 kase peynir-maydanoz/patates-kaşar/ıspanak/pırasa-lor peyniri
Yapılışı;
Büyükçe bir kasede yumurtaları ve kefiri az tuz ilavesiyle çırpıyoruz. Tavanın dibine yarım çay brd. yağı gezdiriyoruz. Bir yufkayı ikiye bölüp yarısını hemen tavaya seriyoruz. Üzerine hazırladığımız sostan sürüyoruz. Diğer yarım yufkayı serip üzerine sos-börek harcı, tekrar yarım yufka ve sos, tekrar son kalan yarım yufka şeklinde yufkaları bitiriyoruz. En son üzerine kalan sosu döküp orta derece ateşte tavaya kapak kapatıp alt tarafı kızarana kadar pişiriyoruz. Yaklaşık 10 dk. da kızarıyor. Sonra spatula ya da kapak yardımıyla çevirip diğer tarafı da kızarana kadar pişirmeye devam ediyoruz.



Bu çocuklarımın kahvaltısıdır. Patates kızartması, krep, yumurtalı ekmek, börek vb .karbonhidratları yanında sebze ilavesiyle sunuyorum kahvaltıda. Ve her sabah muhakkak 3 er zeytin yemelerini sağlıyorum. Kızçe ve oğulçe yaklaşık bir buçuk yaşından beri zeytini kendileri yiyorlar, çekirdeğini bazen çıkarıyor bazen yutuyorlar. Çok şükür bir sıkıntı yaşamadık :-) Süt konuma göre biraz imtiyazlı oluyor sabah kahvaltılarında. Oğlum altı yaşına merdiven dayadığı için ve biz yol arkadaşımla sütlü kahve, Türk kahvesi vs. çok tüketteğimiz için oğulçe sabahları çay kaşığının ucuyla Türk kahvesi ve bal ilavesiyle içiyor sütünü. Kızçe şimdilik farkı çok önemsemiyor görünüyor ve balla yetiniyor (balını kendisi eklemek şartıyla :-))
Not: Bu haliyle yumurta yediremediğim oğluma yumurta da yedirmiş oluyorum ki çocukların yemediği gıdalarda güç kavgası yerine şekil değiştirerek sunmaktan her zaman olumlu netice almışımdır...

11 Mart 2014 Salı

Öğrenmeyi Öğrenememek Ya da Öğrenmemeyi Öğretmek Hakkında...

Öğrenmekten murat nedir diye kendi kendime sorar dururum. Mizaç itibariyle öğretilmeye-dayatmalara direnir olsam da şu anda okumakta olduğum Joel Spring'in "Özgür Eğitim" kitabının da bu sorgulamada payı var kuşkusuz.
Bana göre insan öğrenmeyi istemelidir. Bir konuyu ya da sorunun çözümünü merak etmeli ve cevaplarını bulmak için araştırmalıdır. Öğrenmenin bir ihtiyaç olduğunu fark etmeli, herhangi bir ihtiyacını tatmin etmenin yollarını da deneye-yanıla öğrenmelidir. Burada tecrübelerden faydalanmak da gerekli değil midir sorusu akla gelebilir. Ona da kendimce şöyle bir çözüm buldum; ilgimi çeken bir konuda tecrübeli biri varsa onu dinlerim sonra araştırma sürecim başlar, elde ettiğim sonuçlarla dinlediklerimi harmanlar ve kendi terkibimi bulurum.

Joel Spring kitabında farklı akımların öğrenme felsefelerinden alıntılar yaparken J. Jack Rausseaou' nun  Emily'sinden " arkadaşlarından davet mektupları alıyordu, mektupları anlayabilmek için okumayı öğrenmeye ihtiyaç duydu" diye bahsediyor. Günümüzün öğretim süreçlerine baktığımızda bu kadar kendi haline bırakmaya gerek var mı diye düşünmeden edemiyor insan. Zaten çocuklarımız kişisel bakım-temizlik işlerini bile kendi kendine yapmaktan aciz olduğu yaşlarda "Milli Eğitim" adı altında okullara alınıyorlar. Günümüzde zorunlu hale gelen adı 'anaokulları' nın isim tercihi de düşündürüyor beni. Bu, çocuğun imkanlar dahilinde anneden öğreneceklerini devralan bir mekanın sembolü müdür yoksa? Mecburiyetleri her zamanki gibi konu dışında tutuyorum ki o alan benim haddim olmayacak kadar geniştir. Zaruret olmaksızın bir modaya kapılıp, küçücük çocukların süregelen, öğreten, yaşatan, merak ettiren, koruyan bir ev hayatından koparılıp ehliyeti tartışmalı (profesyonel olmaları ölçü değil bana göre) yabancı ellere eğitilmek üzere teslim edilmeleri ne kadar acıklıysa evinin içinde televizyona terk edilmeleri de o kadar hazindir. 

Bu artık neredeyse bütün gençlik yıllarının sarf edildiği uzun ve yorucu bir yolculuktur. Bu yolculukta çocuk nasıl olduğunu bile anlayamadan önce anne kucağından sonra saatlerini okulda geçirdiği için sıcacık yuvasından uzaklaşıyor, boyundan büyük ve malesef çoğu kere gereksiz yüklerin altına giriyor. Yaş büyüdükçe yol çetrefilli hallere bürünüyor. Her yıl değişen öğretim sistemi sadece eğitim sürecini sekteye uğratmakla kalmıyor, hem ailede hem de çocukta endişeye sebep oluyor. Ben de aynı yollardan geçip nihayet üçüncü üniversitemden de diplomamı aldığımda durup "e ne oldu şimdi, bundan sonra ne olacak, mutlu muyum, layık mıyım, ehil miyim?" diye sordum kendime...

Yıllar sonra kendi istediğim, merak ettiklerime cevap aramak için okuduğum kitaplardan anladım ki; bu yaşadıklarım kocaman bir hayalmiş..
Üniversite sınavına hazırlanmaya başlayana kadar ki öğrencilik hayatım boyunca hiç ilgim olmadığı halde bilmeye mecbur olduklarım o kadar gereksiz geldi ki bana, merak etmeye, soru sormaya, araştırıp tatbik etmeye yönelik hevesim söndü ve zaten vaktim de yoktu sınırların dışına çıkmaya. Benim ilgi alanımı, kabiliyetlerimi, sınırlarımı, hayallerimi bilmeyen, anlamayan üst merciler yaygın eğitim anlayışıyla genele yönelik müfredat belirlediler. Bilmemiz gerekenler ders kitaplarımız ve öğretmenlerimizin ufkuyla sınırlıydı. Ben hep sınava üç gün kala ders çalışan ve sonunda başarıyla geçen bir öğrenci oldum ve bu halimle İstanbul'un hatırlı üniversitelerinden havalı diplomalar aldım. Ama sonunda bütün bunlara ihtiyacım var mıydı, diye sordum kendime. 
Üniversiteye hazırlanma sürecimde de pasif bilgilenmeyi yaşadım. Dershanelerin yönlendirmeleriyle kendi içinde mantığı olan soruları çalıştım. Sistemli soru çözmeyi kavradım. Ve üç saatte bütün bildiklerimi cevap kağıdına döktüm çıktım. Bitti... Bu kadar... O konuları hiç merak etmediğim ve hayatımın hiçbir yerinde kullanmadığım için genel kültür olarak bile kalmadılar zihnimde. Yıllar içinde hepsini unuttum. 


Bütün bu sebeplerle, insanın ancak uygulamasını yapabileceği, hayatında bir yere oturtabileceği bilgiyi özümsediğini, ezberlemekten çıkarak fark ettiğini, aslında bu şekilde daha hızlı ve kolay öğrenebildiğini düşünüyorum. Hiçbir mecburiyet kalıcı sonuçlar doğurmuyor...
Bu fikirlerime son örneği de ehliyet alma sürecimde yaşadım. Bildiğiniz gibi ehliyet almak için bir kursa kaydolmak zorundasınız. Yani M.E.B. e müracat edip 'işte benim sicilim, evraklarım, bana sınav yapın, liyakatimi ölçün, ehliyet alayım' diyemiyorsunuz. Kayıt olduğunuz kurs da itibarıyla para kazandığı için ne kadar çok kişiye ehliyet aldırırsa o kadar prim yapıyor. Sosyal sorumluluk, kişisel farkındalık oluşturma, ehliyetin gerçekten ehlî olup olmama ölçüsü olduğu gibi meseleleri hiç önemsemiyorlar. Ben çalıştığım konulardan sonra yaya olarak trafiğe çıktığımda sürücülerin yaptığı yanlışları çok rahat görebildim. Yani o 'ehliyeti bakkaldan mı aldın?' sorusu çok anlam kazandı benim açımdan. Sınava bir hafta kala gittiğim kursta eğitmene konularımı bitiremedim, bana üç konu söyleyin ona çalışayım dediğimde aldığım cevap bu yazının da özeti niteliğindedir;

"Konu çalışmanıza gerek yok, sadece çıkmış soruları çözün ve cevapları ezberleyin. Biz zaten kurum olarak son on yılın sorularını taradık ve gördük ki cevapların yüzde doksanı olumlu yönlendirme. Lütfen dikkatli okuyun ve yanlıştan doğruya gitmeye çalışın..."
Güya bana ve diğer kursiyerlere yardım eden bu anlayış aslında sistemin çarpıklığının da ifşası değil midir? Öğrenmeye gerek yok, işini gör yeter.....   :-((



6 Mart 2014 Perşembe

Bir tavsiye; Hacı Mustafa Han Şekerleme



Merhaba...
Ben yenilebilecek her şeyi evde yapmaya hevesliyim, bunun için de çok gayretliyim. Ama bugünün dünyasında, üstelik çocuklarımız üzerinden çok geniş bir sahada çekim gücü oluşturuluyorken bazen hazır bir şey almamamız çocuklarımız için daha zararlı olabiliyor :-( 

Geleneksel Kaymaklı Lokum -500Gr.

Bu sebeple dışarıda yemek zorundaysam emin olabildiğim nadir yerlerden yemeye özen gösteririm. Şekerli gıdaya balı pekmezi muadil tutarım evimde ama bazen illa lokum-şekerleme almamız gerekir. Böyle durumlarda şehrimizin nam yapmış Ali Muhyiddin Hacıbekir tercihimizdir fakat bu tercihe şimdi bir yenisi eklendi;

Kaymaklı Lokum
 Ambalajlı ürün almak zorunda kaldığım durumlarda yazıların küçüklüğüne aldırmadan içerik okuma alışkanlığım vardır. Siparişlerim elime ulaşır ulaşmaz içeriğine baktım; glikoz şurubu, koruyu katkı maddesi, soya lesitini, aspartam vs. yok yok yok!!!

Fırında limon ve süt ilavesiyle pişirilip sıcak da yenilebilen kürek helva ve kahvaltıda ekmek üstü için kaymak şekeri

Sultan Lokumu; yumuşacık...

Farklı bir şehre gittiğimizde eğer oraya özel bir gıda ürünü alacaksak gözümüze kestirdiğimiz bir esnafa geleneksel usûlle üretim yapanının olup olmadığını sorarız. Ve mutlaka ondan alışveriş yaparız. Bu içinde sanayi tipi yağ ve şeker kullanılmıyor demek çoğu zaman. Hacı Mustafa da hem geleneksel üretim yapıyor hem de kaymaklı ürünlerinde gerçek manda kaymağı kullanılıyor. Bu kadarı bile içimi rahatlatmışken tadı da benim damak testimden tam not aldı :-) Ben şeker hastası olduğum ve aslında hiç şekere meylim olmadığı için, içinde yapay tatlandırıcı ya da basit kalitesiz şeker bulunduran gıdayı yediğimde boğazım yanar ve devam edemem. Bu ürünlerde böyle bir rahatsızlığım olmadı çok şükür.



Bu kadar bilginin sonunda nasıl sipariş edebileceğinizi de yazayım;
www.hacimustafa.com bu adresten ürünlerini inceleyebilir, üyelik gerçekleştirerek sipariş verebilirsiniz. Kredi kartı kullanmayanlar için de kapıda ödeme seçeneği mevcut. 

Yazının Yazılış Amacı;

Adı geçen satıcı firma ile hiçbir bağlantım yoktur. Nette bulup beyanlarına itimad edip sipariş verdiğim ve tecrübemle memnun kaldığım bir firmadır. Gıda sektörünün reklamlarına güvenim temelden sarsıldığı için tabiri caizse artık 'el yordamıyla' bulduklarıma inanıyorum. Reklamı çıkan hemen hiçbir ürünün evime girmesine izin vermiyorum. Küresel şirketleri çok acımasız bulduğum için küçük esnafa, ev tipi üretim yapan küçük üreticiye, kıyıda köşede kalmayı başarmış reklama ihtiyaç duymayan, marka olmamış ürünlere yöneliyorum. 

Daha nicelerini bulmak dileğiyle...

Evde Yoğurt Mayalamak Hakkında Bir İnceleme....:-)

Günaydın...
Mutfağında her daim yemek pişen ve yoğurt mayalanan bir evde büyümüş olmak bu tarz zahmetli işlerde insana zihin alışkanlığı veriyor galiba. Annem sağ olsun bu konulardaki titizliğiyle benim üzerimden torunlarına çok kıymetli bir miras bıraktı. Oğulçe bir yaşına gelene kadar devam eden öğrencilik hayatım bir çok ev işini önemsememi engellediyse de sonradan evime ve mutfağıma bir girdim pir girdim diyebilirim :-)
Hazır yoğurtların en masum haliyle (içindeki katkı maddelerini, sütün en faydalı kısımlarının başka kalemler altında satılmak üzere ayrıldığını vs. bilmezden gelsek bile) canlı olmadığını ve canlılığını, gerçekliğini yitirmiş hiçbir şeyin vücudumuza bir yararı olmadığını birçoğumuz biliyoruz aslında. Bu gerçeklik algısının vücudumuzdaki en anlaşılır tezahürü damak tadı sayılabilir mi acaba? Yani damak tadımızı, koku hassasiyetimizi, dokunarak niteliğini anlama hassamızı yitirmenin bizi nelerden mahrum ettiğini bir başka yazıda konuşuruz inşallah..


Yoğurt geleneksilliğinden bahsedilip geçilemeyecek kadar önemli bir gıda aslında. Bağırsaklarımıza hiçbir yan etkisi olmayan, yenilenmesine yardımcı olan en önemli probiyotik kaynağı. Kan gruplarına göre beslenme vs. bir sürü akımın bile yasaklayamadığı nadir gıdalardan. Kendi ailemdeki tecrübem de sütün gaz vs. sorunlara yol açtığı bünyelerde bile yoğurtun çok rahat tüketilebildiğidir. Bizim günlük düzenimizde (çocuklarım ve benim için) sabahları bir bardak süt, öğlen bir kase yoğurt akşam da bir bardak kefirli ayran vardır. Böylece (yapılan tatlılar ve peynir denemelerimizle birlikte) haftalık ortalama 15 lt. sütü çok rahat tüketiriz :-)
Genel olarak hepimiz biliriz ama mayalamak çok zahmetli bir işmiş gibi gelir, üşeniriz, vakit bulamayız, sıra gelmez vs. Bence evde yoğurt mayalamak zaten normal bir iş olsa da elimi en az oyalayacak halini sürekli arar dururum.


Çocukluğumdan hatırladığım annemin mutfağımızın en sıcak köşesini yoğurt sultana ayırmış olmasıdır. Beş litrelik bir tencerede sütü kaynatır, ılımasını beklerken üzerine elek tarzı bir şey kapatırdı. Geleneksel kültürde yiyecek ve içeceklerin ağzı açık bırakılmaz, bereketinin uçtuğuna inanılır. Ben de bu alışkanlığı devam ettirmeye çalışıyorum ama benim bir sebebim daha var; içine bir şey kaçmasın, çocuklar bir şey atmasın :-)
Serçe parmağınızı batırdığınızda acıdan bağırmayacak halde 7 ye kadar sayabiliyorsanız tam zamanı demektir, mayalayabilirsiniz. Annem kaymağın kenarından küçücük bir delik açar, ılık sütle ayran kıvamına getirdiği mayayı yavaşça oradan bırakır sonra yine kaymağın hatırını kırmadan çok dikkatli bir şekilde karıştırırdı. Üzerine elek kapatır, sonra sofra bezine sarar, en sonunda da üzerine bir örtü örterdi. Bu kadar itinaya rağmen nazlı yoğurt bazen tutmaz, üşür ve annemi üzerdi. 
Yıllar sonra benim deneye yanıla dinleye izleye bulduğum pratik yöntemi anneciğim hala kabul etmez ama inanın çok hız kazandırıyor, yer kaplamıyor ve en önemlisi GARANTİLİ!!!
güveç kabı ve yoğurt ne hoş bir ikili...
Ben şu şekilde mayalıyorum yoğurtlarımı;
Sütü kaynatıyorum. Mayalanma sıcaklığını anlama yöntemimiz aynı, istenilen sıcaklığa geldiğinde üzerinde kaymağı delikli kepçemle mutlaka toplarım. Hem süt kaymağını yoğurt kaymağından daha çok severim hem de kahvaltıda-tatlıda bu haliyle tüketmek daha hoşumuza gidiyor. Bir litrelik cam kavanozlarıma birer tatlı kaşığı maya koyuyorum. Üzerine sütümü biraz da havadan boşaltıyorum. Hemen kapağını sıkıca kapatıyorum ve yazın çalışmayan fırının içine, kışın da mutfağımdaki sıcak su borularının yanına diziyorum kavanozlarımı. Bence önemli bir nokta da yoğurdun akşamdan sabaha kadar (gün ışığı olamadan) mayalanması, böylece daha lezzetli ve katı kıvamlı oluyor. Annelerimizin el alışkanlığıyla yaptıkları bu gün ışığından uzak tutma süreci bitkisel tedavide tıbbı çay demlenme süreçlerinin olmazsa olmazlarından biri. Ayrıca kefiri de karanlıkta mayalamak gerekiyor. Yani sıradan bir alışkanlık değil :-)
Sabah uyandığımda ilk işim hemen kavanozlarımın kapaklarını açıp serin bir yerde yarım saat havalandırmak. Sonra yine kapaklarını kapatıp buzdolabımın kapağına diziyorum. Bir kavanoz bir günde bitiyor bizim soframızda :-)
Çocuklarıma sağlıklı alternatif olarak ara öğünde muzlu-meyveli yoğurt da veriyorum. 

Not: Güveç kaplarında sadece bildiğimiz etli yemekler yapılmıyor artık, yoğurt ve ekmek de yapılıyor. İçi sirsiz güveç kabı bulursanız kaçırmayın bence. İçinde her ne olursa ona toprak kokusu siniyor ve muhteşem bir lezzeti oluyor. Yakında güveçte ekmek tarifi de vereceğim...
Güncelleme: Kavanozların kapağını sıkıca kapatmıyorum artık, hatta mayalanma safhasında hiç kapatmadan fırına yerleştiriyorum. Üzerine bir mutfak havlusu atıyorum. Mayalanma işi bitince bir saat kadar oda ısısında bekletip kapaklarını kapatıyorum, bu şekilde terlemiyor. Sonra buzdolabına kaldırıyorum.